Belkıs
Ölümü hafife almak
Sonbahar güneşinin cömertçe ıssıttığı eski evin salonunda annemle oturuyoruz. Geniş kanepeye yerleşmişim, kucağımda cilt cilt defterler. Anneannemin günlükleri. Okunaklı, su gibi akan el yazısıyla bir iki gün atlasa da düzenli olarak sayfaları doldurmuş. Ölümünden yedi yıl öncesine kadar devam ediyor, yakın tarihin yazılı belgeleri adeta. İçinde sebze meyve fiyatlarından tutun da ,siyasete kadar her şeyi barındırıyor. Domates 5 kuruş, etin kilosu 7 lira, koalisyon hükümeti kuruldu. Kuru kuru bilgilerden oluşmuyor günlük içerikleri. Neler hissettiklerini uzun uzun yazmış anneannem, nam -ı diğer Belkıs sultan, hacı anne ya da torun çocuklarının tak tak nenesi.
Öyle geçmişe aman aman bir düşkünlüğüm yoktur. Hürmetsizlik de etmem beni bugüne taşımıştır. Geçmişte yaşayanlarda izlediğim hüzün bana bulaşmasın diye belki hiç düşünmem eskileri. Öyle hüzün, hazan bana göre şeyler değil, tıpkı anneannem gibi. O da yazmış geçmiş. Eskiden şöyleydi, ah ne güzeldi diye geriye donup üzülmek yok. Sürekli akan bir hayat, kabulleniş var satırlarda. Bir cildi alıp karıştırıp bırakıyor, diğer cildi eşeliyorum. Bir cümle var, beni esir alıyor ve epey düşündürüyor ki yazdığında 87 yaşını sürüyormuş. “Daha iyi bir insan olmaya çalışıyorum, şikayet edip etrafımdakileri üzmek istemiyorum” . Daha iyisi için çabalamak, bir yerde değişime o yasta açık olmak demek. Annem olsa ben 87 yaşındayım , beni böyle kabul edin der, kestirip atar. Üstelik anneanneme göre bir nesil daha genç. Anneannem hayatında çok değişim yasadı, belki o yüzden bu uyum sağlama becerisi. Özel hocalardan Fransızca dersleri alan, mücevherleri Viyana’da yapılan bir kız çocuğu iken ,önce savaş görmüş , sonra yetim kalmış. Her koşulda mutlu olabilme becerisini kazanmış ki bence en büyük servet bu olsa gerek. Aldırmazdı anneannem paraya, pula, yokluğa, varlığa…Yazdıklarını okudukça yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Bizi bırakıp gideli 13 yıl olmuş ama içimde ozlem, hüzün, ayrılık gibi duygular yok. Dolu dolu yaşanmış 95 yıl ve beni hep gülümseten anılar.
Sıradışı bir kadındı anneannem. Hem de zamandan bağımsız bir sıradışılık. Eşine çok aşık ve aman oğlumu çok seviyor , onu mutlu etsin yeter diye her işe koşturan bir kayınvalidesi olan hatun kişi Belkıs sultan. Kayın valide evde tüm işleri yapıyor, iki torununa bakıyor, anneannem ise sabah eşiyle evden çıkıp bütün akraba ve arkadaşlarını gezip, akşam eve geliyor. Böyle bir yasam sürüyor bir dönem. Ama kendi de gerektiğinde fedakar bir o kadar. Torunları İstanbul’da okurken evini bırakıp, yıllarca onlara bakıyor. Ne var ki yemek yapmayı biricik kayınvalidesi öldüğünde 50 yaşında öğreniyor. Anneanne yemeği deyince sizin aklınıza çeşit çeşit zeytinyağlılar, elde acilmiş mis gibi kokan puf börekleri, kadınbudu köfteler, birbirinden leziz tatlılar gelir değil mi? Benim anneannem hemen elinin ucu ile “a la minute” bir şeyler yapıp, dakikada hazırlayıp, gel ye diyenlerden. E, her gün biri sağcı, diğeri solcu iki gazetenin tüm köşe yazarlarının, özellikle de spor sayfasının okunması daha önemli tabi. Karın nasıl olsa doyar. Yemek pişirmek vakit kaybı. Bir de uyumadan Gır Gır, Fırt gibi kendi değimi ile şenlikli dergiler okunurdu ki, gece kafasını siyasi bir mevzuya takıp, uykusu kaçmasın.
Anneannem benim ev arkadaşım, üniversitede okurken gelir, aylar boyunca yalnız kalmayayım diye benim öğrenci evimde kalırdı. O yılları onunla paylaşmak nasıl bir keyif. Ne var ki Pazar günleri ise tam bir kâbus. Elinde pilli radyosu sabahtan akşama kadar radyodan naklen maç dinlerdi futbol meraklısı hacı Belkıs hanım. Sinan topla buluştu, rakibini geçti, Sinan, Sinan. Sinan ceza sahasını geçti ve topu ağlara gönderdi Gooool. Ben ise arka odada bir elimde Sobotta, diğer elimde Abuzer ismini verdiğim kafatası, temporal kemiğin tüm girinti, çıkıntı ve kanallarını ezberlerdim. “ sulcus n.petrosi majoris.” O sırada kapı hafifçe vurulur, başını uzatır ve en son oynanan maçın skorunu bana bildirirdi sanki meraktan ölüyormuşum gibi. Trabzonspor 2- Mersin idman yurdu 0. Eh fanatik denebilecek kadar Eskişehirsporlu, birazcık da Galatasaraylıydı. Ne de olsa oğlu ve torunları Mekteb-i Sultaniye'de okumuş.
Anılarım bitmez, beraber günlerimize dair. Bir akşam yarın sen okuldayken, ben de evde Zeytinler günü yapacağım dedi. Zeytinoğlu ailesinin kadınları buluşup, yiyip içtikleri günü böyle adlandırırlar. Anneanne dedim, yarın benim sınavım, ardından pratiğim var. Eve erken dönemem. Annem Eskişehir'de, evde o kadar insani doyuracak yemek, pasta, börek yok. Malzeme de yok. Olsa da zaten sen uğraşıp yapmazsın. Erken söyleseydin ben bugün okuldan dönerken alırdım bir şeyler. Başka güne ertelesen? Yok dedi, ben ayarladım sen takma kafanı. Üstelemedim gittim yattım. Ertesi akşam eve döndüğümde herkes gitmişti ama evde en az on çeşit börek, çörek, pasta, ne ararsan var. Anneanne bunlar ev yapımı. Nereden çıktı? Kapıcının karisi Hüsniye’ye mi yaptırdın yoksa?. A evladım dedi. Pek güzel vakit geçirdik, en şenlikli benim günüm oldu, şu koltuktan da hiç kalkmadım. Hepsini davet ettiğimde tembih ettim bir şeyler yapın gelin diye. Geldiler, çayı demlediler, sofrayı hazırladılar, yedik, içtik, güldük sonra gittiler. Pek de beğendiler senin çay, pasta takımlarını. İyi ki takımlarım varmış dedim. Onları da birine getirtirdin.. Anneannem bu aldırmaz öyle fuzuli teferruatlara. Mühim olan birlikte vakit geçirmek, laflamak.
Yeğenlerini çok severdi, özellikle de kızları. Onlar da teyze ve halalarına çok düşkündüler. Behiye, Engin, Tülay, Zuhal, Gülçin ve hayran olduğu Sema ve illa ki Nur. Kendine benzettiği Nur. Sıkıldığında gider; birinin evinde bir kaç gün kalır, havası değişir gelirdi. Annemle ise aralarında hafif rekabet esintisi, zaman zaman anne kız çatışması. Nedense seksenli yılların sonunda bir Turgut Özal hayranlığı geliştirmişti. Tutmuş resmini çerçeveletip yatağının baş ucuna asmış. Diyorum ya, tuhaf kadın benim anneannem. Annem görünce kıyametleri kopartmış bu kadarı da fazla diye. Anneannemin cevabi A kızım, ben onu rahmetli babanın fotoğrafı sandım da astım. Gözlerim iyice bozuldu benim. Daha sonra annemin hışmından kendini nasıl kurtardığını böyle anlatmıştı bana.
Ölümle arası barışıktı anneannemin. Hafife alırdı ölümü, hayatin doğal parçası. Hele belli bir yaşı devirmiş kişilerin ölümü onu etkilemezdi hiç. Çok iyi hatırlıyorum günlerden 20 Kasım. Yine anneannemle kalıyorum. Ben okuldayım radyoloji stajının teorik dersi. Burhanettin Toker anfisindeyiz. Derse kendimi bir türlü veremiyorum. Yanımda not tutan Hülya’ya ben gidiyorum dedim, içimde bir sıkıntı var. Gidip pencerenin önünde çay içip oturacağım, anneanneyle laflarım. Kırmızı skodayı park ediyorum. Alt katta pastane var. Hamur işinin her türlüsünü düşünmeden mideye götürdüğüm yaşlar. Çayın yanına bir şeyler almak için içeri girdiğimde pastane sahibi başınız sağ olsun kızım amcanızı kaybetmişsiniz diyor. Babanızla anneniz Eskişehir’den geldi az önce cenaze için. Amcam mı, hangi amcam? Benim iki amcam var. Yaşları yakin, biri evet, gecen yıl hemipleji geçirmişti ama şu an çok iyi. Hala muayenehaneye gidiyor, hasta bakıyor. Diğeri bildim bileli kalp hastasıyım der, ama sağlığı şu an yerinde. Daha 60 lı yaşlarını yaşıyor ikisi de. Ben telafi çocuğu olarak ölümün, hele çocuk ölümünün ağırlığının yaşandığı bir ortama doğdum. Korkarım ölümden. Yakınlarımın kaybını nasıl kaldırırım. Bu ölümle ilk tanışmam. Asansörü beklemeden sekiz kat merdiveni nasıl tırmanıyorum bilemedim. Uzun uzun zili çaldım, attım kapıdan içeri kendimi, göz yaşlarım sel gibi. Anneanne söyle hangi amcam öldü? Düşkünüm ben onlara. Baba yarısı onlar. Babamlar nerde? Anneannem almış eline örgüyü, geçmiş pencerenin yanına, radyoda çalan müziğin neşeli güftelerine eslik ediyor. Baban ile annen gelip eşyalarını bırakıp cenaze evine gittiler, diyor. Bir soluklanmadılar bile. Peki, söyle hangi amcam anneanne? İhtiyar olanı diyor. İhtiyar kelimesinden büyük amcam olduğunu anlıyorum. Oysa olsa olsa 68 yasında. İhtiyardı temizlik oldu diyor. Anneanne ne biçim konuşuyorsun Allah askına. Ne ihtiyari? Zaten felç geçirmişti. Yaşasaydı tekrar geçirirdi. Sürünürdü. İhtiyarlık sefalet. Öldü gitti en hayırlısı oldu, çoluğun çocuğun eline kalmadan. Ne mutlu ona.
Yine başka bir hikâye, o da ölümle alakalı. Yok, okuyunca içiniz asla daralmayacak, garanti ediyorum. Eskişehir’e gitmiş hacı anne. Bekleyenlerim var, der giderdi. Bilirdim yolunu gözleyen yoksullar var. Kimseye duyurmadan ihtiyaçlarını görürdü. Kalır bir kaç ay Odunpazardaki evinde, sonra bir iki akraba ziyareti ve döner gelirdi biricik kız torununun yanına. Gideli dört gün olmuş. Hiç sevmiyorum yalniz yaşamayı, anahtarla kapıyı açıp eve girmeyi. Radyoda maç sesine de razıyım, dibi tutmuş pilava da. Eve giriyorum telefon uzun çalıyor. Anneannem hattın diğer ucunda. Ben İstanbul’a geldim diyor, binip taksiye geliyorum, otogardayım. Hayırdır, daha yeni gittin çok mu özledin beni. Haşim öldü dün. Eskişehirde cenazesi var yarin. Anneanne Haşim dayı senin ikiz kardeşin değil mi, insan cenazeyi bırakır gelir mi? Yok ben canımı sıkmam, keyfimi kaçıramam cenazeyle filan dedi. Mevlutü, duayı, ağlamayı kaldıramam şimdi diyor hacı Belkıs hanim. Ben geleyim yanına, Yenikoye dayınlara gideriz , gezeriz. Böyleydi işte anneannem. Farklı, ölümü hafife alan, ölümle dalga gecen, aldırmayan.
Ölüm korkusu yoktu ama başka hiç birsey den de mi korkmazdı. Kendi tabiri ile “ avantüre” bir adama aşık olup onunla evlenmemden korkardı. Kızlar avantüre adamlara kapılır, iki yıl sonra heves biter, boşanır ortada kalırsın derdi. Neyse korktuğu olmadı, aşık olduğum adam beni hiç bırakmadı.
Ölüm konusunda katı bulduğum anneannemi şimdi nasıl takdir ediyorum anlatamam. Yirmili yaşları çoktan geride bıraktım. Ölümün hayatın doğal akışı olduğunu kabul ettim, özellikle de sıralı ölümün. Kendisini 95 yasındayken toprağa verdik. Dolu dolu yasanmış bir hayatı geride bıraktığını ve de tüm hayat sınavlarından başarî ile geçtiğini biliyordum. Uyum sağlıyabiliyordu her koşula, kabul ediyordu, yürüyüp geçiyor, aldırmıyordu. Cenaze sonrası aileden daha genç kuşak Eskişehir'deki evimizin arka odasında toplandık. Ağır misafirleri annem salonda ağırlarken, biz kahkahalar atıyorduk onu anarak. Tam istediği gibi neşe ile anıyorduk halamızı, teyzemizi, anneanne, babaannemizi.
Benim için ne de olsa Belkıs hanimin torunu ona benzemiş derler, ama emin değilim ben ölünce beni kahkahalarla anacaklarına, geride kalanların. Değişebilirim diyorum. Neden olmasın, daha değişebilmem için önümde uzun yıllarım var. Eğer ölüm, ben değişmeden kapımı çalarsa da, çalsın ne olur. Belkıs hanimin torunuyum, hafife alırım. Nasılsa beni bırakmamış “avantüre” olmayan bir kocam var.
Güneş çekiyor cömert ışınlarını pencereden. Akşam serinliği var şimdi antika eşyalarla dolu salonda. Ürperiyorum. Annem bir koşu içeriden renkli bir battaniye getiriyor. Çok şükür hala canı tez. Yaş 87 ama hızlı hareket edebiliyor hele konu ben olunca. Anne tarafımın kadınlarının maşallahı var diyorum. İlk defa görmüş gibi bakıyorum yıllardır görmeye alıştığım ortası renkli, kenarları siyah, kare motifler şeklinde örülmüş ve yine siyah orlonla birleştirilmiş battaniyeye. Annem al götür bunu senin olsun, sizin orası serin oluyor diyor. Annemle ikimiz örmüştük motifleri, ben birleştirmiştim el emeği diye ekliyor… Şimdi istemem, sende kalsın, bir vakit bulup benzer bir battaniye örerim belki Asli ile birlikte diyorum. İlerde torunlarım beni neşeli anılarım ile hatırlamazlarsa bu battaniye bakıp anneannem örmüş desinler diye düşünüyorum.
18. Ekim. 2017 Zekeriyaköy
